Uykunun Sanatı: Mina'nın Dokularında Osman Hamdi’nin Sessizliği, Nazım’ın Uykusuzluğu
Bu blog içeriği, Dr. Sema Karaoğlu tarafından yazılmıştır.
Dr. Karaoğlu, sektördeki güncel gelişmeleri yakından takip eden bir uzmandır. Kendi deneyim ve gözlemleriyle kaleme aldığı bu yazı, okuyuculara doğru ve güvenilir bilgiler sunmayı amaçlar. Keyifli okumalar…
Uyku…
İnsanın dünyadan çekildiği, kendi içine doğru usulca yürüdüğü bir ara âlem. Bazen bir ressamın tuvalinde, bazen bir şairin dizelerinde karşımıza çıkar. Uykunun o görünmez kapısı, günü geride bırakıp yeni bir sessizliğe açılan gizli bir eşiktir.
Sanat tarihinde uyku, her zaman bir temsil biçimi olmuştur: Sessizlik, kırılganlık, huzur ve bazen de isyan…
Uykuya dalan bir beden, aslında ruhun kendini yeniden kurduğu bir atölyedir.
Osman Hamdi Bey’in tablolarında ışığın o dingin düşüşü vardır; bir odanın sessizliği, kitapların kokusu, gölgelerin ağır ağır uzaması… Onun resmindeki figürler yorulmuş gibidir; sanki birazdan göz kapakları kapanacak, dünya ile aralarındaki perde incelip uykuya karışacaklardır. O loş atmosfer, insanın kendine dönüşünün en estetik hâlidir.
Mina’da biz, bir nevresimin kıvrımında bile o tablo sessizliğini ararız. Dokunun sakinliği, renklerin dinginliği, odanın geceyi ağırlayışı… Hepsi, Osman Hamdi’nin o içe dönük atmosferinden iz taşır. Çünkü iyi bir uyku ortamı, sanat gibi; ışığın, gölgenin ve dokunun uyumundan doğar.
Büyük üstad, şair, edebiyatçı Nazım Hikmet uykuyu çoğu zaman bir metafor olarak kullanmıştır.
“Uyku tutmadı bu gece…” dediğinde, aslında bir ülkenin dertlerini, bir insanın iç kavgasını, aşkın yaktığı yeri anlatıyordu. Nazım’da uyku; bazen kaçış, bazen direnç, bazen de içimizdeki fırtınaların susmadığı bir geceydi.
Biz MİNA’da uykuyu sadece “dinlenme” olarak değil, Nazım’ın dizelerinde olduğu gibi insanın kendiyle hesaplaşması olarak da düşünürüz. Yastığın yumuşaklığı, bazen günün yükünü hafifletir; yorganın sakince sarılışı, insanın içindeki dalgaları yatıştırır.
Rahat bir uyku, Nazım’ın tabiriyle, “kırgın bir kalbin kendini onarması” gibidir.
MİNA’nın her ürünü—yastık, yorgan, nevresim—kendi içinde küçük bir sanat eseri gibi tasarlanır. Dikişlerin sadeliği Osman Hamdi’nin titizliğini, renklerin yumuşak geçişi Nazım’ın lirik ritmini, kumaşın tenle kurduğu bağ ise sanatın “insana değen” hâlini taşır. Çünkü uyku, kendi başına bir ritüeldir; ritüeller estetikle buluştuğunda anlam kazanır.
Odanın loş ışığı nevresimin kıvrımlarına vurduğunda, bir sanatçının fırçasından çıkmış gibi bir görüntü oluşur. Gölge, doku ve renk; kendi sessiz kompozisyonunu kurar.
MİNA olarak, insanların bu tabloyu her gece yaşayabilmesi için çalışırız:
Nefes alan dokular, tenle uyumlu kumaşlar, naif renk paletleri, ruha iyi gelen bir sadelik…
Çünkü biz uykuya yalnızca işlevsel değil, sanatsal bir yolculuk olarak bakıyoruz.
MİNA: Uykuyu Bir Sanat Formuna Dönüştürme Arzusu
Bazen bir yastığın yumuşaklığı bir şiirin son dizesi kadar huzur verir. Bazen bir yorganın sıcaklığı bir tablonun renkleri kadar derinlik katar hayata. Ve bazen, iyi bir uykunun sakinliği, bütün günün çatlaklarını onarır.
MİNA’nın felsefesi tam da bu: Uykuyu bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp, bir estetik deneyime dönüştürmek.
Çünkü güzel bir uyku, Osman Hamdi’nin sessizliğini, Nazım’ın iç yangınlarını ve sizin kendi hikâyenizi bir araya getirir.
Bu içeriklerimiz de ilginizi çekebilir;